Meridyen Eğitim Kurumları

Dr. Ahmet Bekaroğlu


MEVLİD-İ NEBİ ÜZERİNE


Milli Şairimiz  Mehmet Akif`in,

`Ondört asır evvel yine bir böyle geceydi,
 Kumdan ayın ondördü bir öksüz  çıkıverdi,
Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum,
 Bir hamlede kayserleri, kisraları yere serdi,
 Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı; dirildi,
 Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi; geberdi,
 Dünya neye sahipse O`nun vergisidir hep,
Medyun/borçlu, O`na Cemiyeti, medyun  O`na ferdi,
Medyundur o masuma, bütün bir beşeriyet,
 Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret`..

mısralarında dile getirdiği gibi, doğduğunda mecâzi bir teşbihle yeryüzünün fiziki değişikler geçirdiği, O`nun ifadesi ile,  `güzel ahlâkı tamamlamak` yani, `en güzel davranışların nasıl yapılacağını?` bizlere öğretmek` için, Yüce Yaratıcı`nın   Enbiya Suresi`nin 107. ayetinde de belirttiği gibi, O`nu `alemlere rahmet olarak göndererek` insanlığı  düşmüş olduğu cahiliye yani bilgisizlik karanlığından bilgi aydınlığına çıkarttığı,  günümüz insanlığının bugün geldiği teknik ve teknolojik seviyeyi O`nun Kur`an-ı Kerim`de bize getirdiği evrensel ilkelere borçlu olduğu Peygamberimizin Doğum Gecesi Yıldönümü` anlamına gelen Mevlid-i Nebi, size ve tüm müslümlara; mübarek olsun.. 

Dün akşam Mevlid-i Nebi Haftası sebebiyle bu mesajı hem feysbuk ve  instagram sayfalarımdan paylaştım. Konuyu biraz açar ve mesajı bir makale haline dönüştürsek şunları söylemek mümkündür. Peygamberimiz doğmadan önce insanlığın yaşadığı döneme; bilgisizlik anlamında Cahiliye Dönemi deniyordu. Nedeni de; Kur`an-ı Kerim`in ifadesine göre, İncil tahrif edilmes ve insanlığın dayanacağı sağlam kutsal bir kaynak kalmamasıydı.  Kan davaları almış başını gidiyor, kölelik olduğu için güçlü zayıf olanı eziyor, insanların renklerine göre de siyah beyaz ayrımı  yapılıyordu. Kadınlar da bir ticaret metaı olarak görülüyordu. Cahiliye yaşantısını anlatmak için  bu maddeleri çoğaltmak mümkün.  İşte bu sırada Rebiülevvel ayının  12. Gecesi  sabaha karşı  Muhammed Mustafa doğdu.   O, oğmadan önce babası, babasının mezarını ziyaretten dönerken annesi vefat etti. Yani bir anda yetim ve öksüz  kalmıştı. Dokuz  yaşına kadar dedesi Abdulmuttalip kendisine baktı. Dedesi Abdülmuttalip  yaşlanıp ağır hastalığa  yakalanınca, peygamberimizi oğlu Ebu Talib`e emanet etti. Peygamberimiz gençliğinde ticaret ve çobanlık da yaptı. Peygamberimiz bulunduğu toplumun sorunlarna da duyarsız kalmadı. Çünkü bu sıra insanlık bir dramı yaşıyor ve  bir kurtarıcı bekliyordu.  Peygamberimiz bugünku adı ile bir sivil toplum kuruluşu olan Hilfü`l  Fudül cemiyetine katılarak faaliyetlerinde bulunmuş,  ve içinde yaşadığı toplumun sorunları çözmek için uğraşmıştı. Ancak  yeterli sonucu alamamış olacak ki kırklı yaşlarda Mekke`deki Nur Dağı`na çıkarak yalnız başına kalmayı tercih etmiş ve  `insanların sorunlarının nasıl çözüleceği?`  konusunda tefekküre etmişti. Tam bu sırada bir Ramazan Ayı içerisindeki Kadir  Gecesi`nde Cenab-ı Hak,  `Yaratan Rabb`ının adıyla Oku.. ` (Alâk, 96/1-5) emriyle Kur`an`da göndereceği ilkeleri okur, insanlığa anlatır ve onların da bunları yaşamlarına dökmelerine katkısı olursa bu sorunlarını çözebileceğini  belirterek konya çözüm getirmişti.  Hz. Muhammed, ilk olarak  eşi Hz. Hatice ve sonra da en yakınlarından işe başladı. Onüç yıl Mekke Dönemi ve on yıl da sonradan adı şehir anlamına gelen  Medine`deki  Döneminde tebliğ ve örnek yaşantısı ile insanlığı, bilgi karanlığı ve bataklığından söküp alarak bilgi aydınlığına ulaştırmış ve onlara Asr-ı Saadet yani `Mutluluk Dönemi`ni yaşatmıştır. Kur`an-ı Kerim`de, `Allah`ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah`a çok zikredenler için, Allah`ın resulünde; güzel bir örnek vardır` (Ahzab, 33/21) buyurarak dünya ve ahiret mutluluğunu  yakalayabilmek için insanlığın O`nun Kur`an`da getirdiklerine şiddetle ihtiyacı olduğu anlatılmaktadır.  Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi `O, alemlere yani evrenlere rahmet olarak gönderilmiştir`  (Enbiya, 107). Bu ne demek? Yani rahmet ne anlama gelmektedir? Rahmet;  sevgide, saygıda,  merhamette, tevazuda  yani alçakgönüllülükte, kısaca hayatın her alanında bize  örnektir O.  Diyanet İşleri Başkanlığ`mız her yıl 12 Rebiülevvel gününü takip eden haftayı,  Mevlid-i Nebi Haftası olarak kutlanmaktadır. Başkanlığımız  Mevlid-i Nebi Haftası açılış programını bu sene İstanbul Halkalı Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezinde  gerçekleştirdi.  Bu programı takiben yurt içinde il ve ilçe müftülüklerimiz,  vaaz, hutbe, konferans ve panellerle Peygamberimizi ve onun getirdiklerini halkımıza anlatıyorlar.  Bu durum Diyanet İşleri Başkanlığımızın yurtdışı teşkilatlarındaki din müşavirlikleri  aracılığıyla vatandaşlarımız ve müslümanların olduğu her  yerde de uygulanıyor. Kabul etmek gerekir ki, bir hafta içerisinde Peygamberimizi her yönüyle anlatmak mümkün değildir.  Bu sebeple her yıl değişik  bir konu seçilip üzerinde  yoğunlaşarak  Peygamberimizi  sadece o yönüyle tanıtmaya çalışılıyor.  Bu yılda Mevlid-i Nebi Haftası`nda işlenmek üzere `Peygamberimiz ve Aile` konusu iseçilerek  Peygamberimizin aileye verdiği öner anlatılıyor.  Çünkü aile; eğitimin amacı olan `topluma faydalı birey yetiştirmek`  için olmazsa olmaz olan  üç kurumdan biri,  toplumu oluşturan ana çekirdek ve geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin neş`et ettiği ana-baba  ocağıdır. Aile ile ilgili olarak Kur`an`da,  `siz hanımlarınız için örtü, hanımlarınız da  sizin için örtüdür (Bakara, 2/187) yani `hayatı eşlerinizle dayanışma içerisinde yürüteceksiniz` buyruluyor.  Bu konuda peygamberimiz de, `sizin en iyiniz;  eşlerine en iyi davrananınızdır` buyurmuştur. Peygamberimiz  eşleriyle koşu yarışı yapmış,  işlerin de onlara yardım etmiş ve onlara  el kaldırmamış ve fiske dahi  vurmamıştır. Bir beşer olarak eşleri ile arasında doğal olarak bir anlaşmazlık olduğunda da,  Kur`an`da anlatıldığı üzere `onlarla medeni şekilde konuşarak sorunları çözmüş` (Ahzab, 33/ 28-29), seferlere eşlerini de götürmüştür. Ailenin ana direği olan kadın ve kız çocukarına çok değer vermiştir. Bu bağlamda, `üç kız çocuğum var, cennete girer miyim?`, `benim iki kız çocuğum var ben cennete girer miyim?`, `benim bir tane kız çocuğum var ben de cennete girebilecek miyim?` diye soranlara, `erkek çocuklarınızı yetiştirdiğiniz gibi, topluma faydalı olacak şekilde bu kız çocuklarını da büyütüp hayata kazandırırsanız; cennete gireceksiniz, bu davranışınız cehenneme girmeye engel olacaktır` buyurmuştur.   Peygamberimiz tüm çocukları ve  kendi çocuklarını da çok seviyordu. O daha hayattayken çocukları vefat etmiş, kendinden sonra sadece kızı Hazreti Fatıma sağ kalmıştı.  O, kzı Hz. Fatıma yanına geldiği zaman,  ayağa kalkarak kızını ayakta karşılar, biricik kızı yanından ayrılırken de onu ayakta uğurrlardı. Zaten peygamberimizin soyu da kızından çoğalarak bize ulaşmıştır. Torunları Hz Hasan ve Hz Hüseyin,  secdede sırtına çıkar, onların gönülleri hoş  olsun diye secdeyi uzatır, kıyama kalktığında da torunları kucağında olduğu halde namazını kılardı. O, namazdayken ağlayan bir çocuk sesi duysa;  `çocuğun annesi belki de yanında değildir` diye düşünerek namazını bile kısaltırdı. Bir defasında ocukları sevdiğini gören ve bu durumu yadırgayan birisinin, `benim on tane çocuğum var,  şimdiye kadar bir defacık bile olsun hiçbirisini öpmedim`  diye söylemesi üzerine, o kişiye peygamberimiz,  `senin gönlünde merhamet duygusu yoksa;  ben sana ne yapayım?` diyerek onun bu haline hayret etmiştir. Evet peygamberimiz  alçakgönüllülükte de bizlere  örnektir.  Kendisine halini arz edeceği sırada heyecandan titreyen birisine  Peygamberimiz,  `Ben de senin gibiyim, ben Kureyş`ten kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum` başka bir rivayete göre `kurutulmuş ekmek yiyen bir kadının oğluyum`  diyerek heyecanını yatıştırmıştır. Peygamberimizin  Yesrib`te insanlığı aşiret yaşantısından hukuka bağlı yaşama geçirdiğinin timsali olan Medine/ Şehir Sözleşmesi`ni yapmıştır. İşte bu sözleşmenin yanından dahi geçemeyecek olan  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi`ni yazdılar diye hayranlık duyduğumuz sözde uygar olan batıdaki bir çok yerde ve İtalya`da siyahi futbolculara beyazlar tarafından ırkçı tezahüratlar yapılıyor ve bizler de esefle bu görüntüleri seyrediyoruz. Yetmişbeş yılında Türkiye`ye de gelen ünlü Müslüman Boksör Muhammed Ali, bir ünvan maçı için İngiltere`deyken kraliçe rakibini kabul etmiş ama kendisini ise makamına  davet etmemişti. Muhammed Ali de  bir birey olarak elbette  bu duruma üzülmüştü. Çünkü açıkça taraf belli edilmişti.  Tam o sıra İngiltere`de bulunan  ve o dönemde İslam Kalkınma teşkilatının da üyesi olan merhun Prof.  Dr. Nevzat Yalçıntaş Bey`e -ki ağzından dinlemiştim- telefon edilerek ondan,  `Muhammed Ali`yi otelinde ziyaret etmesi  istenmişti. Nevzat Yalçıntaş Bey Hocamız da, Muhammed Ali`nin oteline kadar giderek kendisi ile görüşmüş,  selamlaşma dan sonra da kendisine sarılmıştı. Bu sırada ünlü Boksör Muhammed Ali`nin ağladığı görülmüştü.   Nevzat Yalçıntaş Bey Hocamız kendisine `neden ağladığını?`  sorduğunda  Muhammed Ali, ` beni ilk defa beyaz bir insan kucaklıyor,  duygulandım ve onun için ağladım` cevabını vermişti.   Mehmet Akif`in,  `Medeniyet dediğin;  tek dişi kalmış canavar` diye anlattığı batının bu cahiliye yaşantısını peygamberimiz on beş asır önce Kur`an`dan getirdikleri ile yerle bir etmiş ve  şöyle buyurmuştu;  `Sizin ananız da bir, babanız da birdir,   hepiniz Adem`le Havva`nın çocuklarısınız, arap olanın arap olmayana, arap olmayanın da arap olana bir üstünlüğü yoktur, üstünlük Takva iledir`.  insanlığa sevgi duymada  da yegâne örneğimiz olan  peygamberimiz bunu yaşantısıyla da öğretmiştir.  O, arkadaşlarıyla sohbet ettiği sırada,  bir cenaze geçimiş ve Peygamberimiz de  ayağa kalkmıştı. Sahabe `Peygamberimizin ayağa kalkmasını` yadırgamış ve  Peygamberimiz de `cenaze geçtiği için ayağa kalktığını` söylemişti. Sahabenin, `o gayr-i müslim birisiydi` demesi üzerine peygamberimiz, `biliyorum ama insandı` cevabını vermişti.  Mehmet Akif de yukarda verdiğim mısralarında mecazi bir teşbihle, peygamberimiz doğduğunda  `yeryüzünün bazı fiziki değişikler geçirdiğini,  yani sarsıntıya uğradığını` belirterek O`nun Kur`an`da getirdikleriyle insanlığı cahiliye bataklığından kurtararak bilgi aydınlığına ulaştırdığını, bugünkü teknik ve teknolojik seviyeyi insanlığın O`nun Kur`an`da getirdiklerine borçlu olduğunu, fert ve toplum olarak bütün insanlığın ona bu bağlamda bir vefa borcu duyduğunu dile getiriyor. Büyük Şairimiz ne kadar da güzel ifade etmiş. Evet bugün  tüm insanlık onun getirdiklerine ne kadar da muhtaç.  Denebilir ki;  onun Kur`an`da getirdiklerini yaşantımıza dökme oranımız, çok az ve bunu itiraf etmemiz lâzım. Muhammed İkbal`in Londra`daki bir Konferansı`nda batılıların `madem Hz. Muhammed insanlığın sorunlarını çözecek  Kur`an`ı getirdi, o halde bu müslümanların geri kalmışlığını nasıl izah edeceksiniz?` sorusunu Muhammed İkbal,  `Kur`an,  Bakara Suresinin daha ikinci ayetinde "insanlığı mutluluğa ulaştıracağını vaat ediyor",  bunda şek ve şüphe yok ama bunu insanlığı anlatabilmemiz için öncelikle bizim Kur`an`ın dediklerini uygulamadığımızı itiraf etmemiz gerekir` diyerek cevaplamıştı.  Bu konuyu okullarda,  ya da camilerimizde çevremizde anlattığımızda insanlar diyorlar ki, `Cahiliye Dönemi yaşantıları aynen bugün de var,  kan davaları var,  siyah beyaz ayrımı var,  modern kölelik var, kadına gereken değer verilmiyor,  var da var`.  Bunun cevabı şudur;  Kur`an-ı Kerim ve peygamberimiz on beş asır önceki cahiliye adetlerini bize; bunları bir daha yapmayalım diye anlatıyor.  Yani insanlık `ne kadar medeni olduğunu iddia ederse etsin,  hangi çağda yaşarsa yaşasın aynı yanlışları nerede yaparsa, cahiliye dönemini geri getirmiştir,  bilgisizlik içerisinde,  bataklıkta cahiliye dönemini yaşıyordur.  Çünkü Yüce Yaratıcı Kur`an-ı Kerim`de  Peygamberimiz de Sünnet`inde hiçbir şeyi boşa ve gereksiz olarak bize  anlatmamaktadır.   İşte bunun için peygamberimizin Kur`an-ı Kerim`de  getirip bize söz ve davranışları ile öğrettiği `Evrensel ilkeler` bizim için tek çözümdür. Yeni bir vefat yıldönümünde hasretle andığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk,  Beykoz`daki çınaraltında aralarında İmam Efendi`nin de bulunduğu  halkla  bir gün sohbet ederken konu `din` kavramına gelince şu ifadeyi kullanır, `Bizim dinimiz;  akla yani bilme en uygun dindir ve  bunun için son din olmuştur`.  Bu açıklamadan sonra Atatürk, `en büyük şahsiyet olarak kimi söylersiniz?`  diye  halka sormuş ve  halktan, `Kanuni Sultan Süeyman, Fatih Sultan Mehmet,  Mevlâna, Selahattin Eyyubi  vs.` değişik cevaplar gelmişti. Bu sırada  birisi de yalakalık yaparak `efendim sizsiniz paşam` demişti. Bunun üzerine Atatürk kendisini tarihe altın harflerle yazdıran  büyük komutanlığı ve devlet adamlığının yanında aynı zamanda büyük bir düşünür olarak buna sinirlenmiş, ` senin, benim ismim bir gün unutulur ama  ismi unutulmayacak tek kişi Hz Muhammed` dir` açıklamasını yapmıştı. Burada şunu da belirtmek isterim. Yüce Yaratıcı, davranışlarımız için bize yegâne örnek olan peygamberimize,  `Sen ne de güzel bir ahlâk üzeresin` (Kalem, 68/4) diye  sanki taaccüb ediyor.  Evet insanlık mutluluğu yakalamak istiyorsa,  Peygamberimizin Kur`an`da getirdiklerine dönmek zorundadır.  Aksi takdirde cahiliye dönemi hayatı yaşamaya devam eder. Çünkü günümüz nsanlığından bazıları peygamberimizin Kur`an`da getirdiği `evrensel öğretilerden` bîhaber oldukları için Akif`in ifadesi ile, `Tek dişi kalmış canavar` bataklığından halâ daha  kurtulamamaktadır. Süleyman Çelebi Hz. Muhammed`e ümmet olmanın kazanımları ve O`nun getirdiklerini yaşamanın bizi eriştirdiği mertebeyi halkın `mevlid` diye bildiği  Vesiletu`n Necat isimli eserinin Mirac Bahrini bitirirken,

`Ümmetin olduğumuz devlet yeter, 
Hizmetin kıldığımız izzet yeter`

 diyerek ne de güzel mısralara dökmüştür. Salat-ü Selam ona Ali ne ne ashabına. Mevlid-i Nebi Geceniz ve Mevlid-i Nebi Haftanız; tekrar mübarek olsun. Ve de, bu bağlamdaki çalışmalar; insanlık adına hayırlara vesile olsun..